Slider

BU HANGİ BLACK MİRROR BÖLÜMÜ?

27 Mar 2020

 Karantinamın 11. gününden herkese merhabaaaaa! Daha ne olmuş diyemeden Koronavirüsü Türkiye’de yayılmaya başladı ve Türkiye’yi telaşa sokmayı başardı. İlk vakanın açıklandığı gün 11 Mart Çarşamba: hatırlıyorum çünkü o gün "Devre Teorisi" vizem vardı, kütüphanedeydim. Önce çevremdeki insanlar konuşmaya başladı sonrasında meraklanıp Twitter’dan durumu araştırmaya, yazılanları okumaya koyuldum. Bir anlığına vizeyi saldım, çalışmayı bıraktım. Yazılanları okudukça korkmaya başladım.Yemekten sonra kütüphane dönüşü girdiğim ilk kozmetik mağazasından 80 derecelik kolonyamı aldım, artık savaşa hazırdım! 💪 Size şaka yapmıyorum eczaneler tamamen doluydu, her birinde kapıya kadar kuyruk vardı. Bu sırada artık korkum bitmiş gitmiş, stres moduna girmeye başlamıştım. Kütüphaneye döndükten sonra her ne olduysa herkes birden kolonyalanmış ve Koronayı konuşur hale gelmişti.

 Vizeye girdim çıktım, eve dönüş yolunda Twitter’a girme gafletinde bulundum. Bir de ne göreyim, marketler talan edilmiş, Türkiye’deki bütün kolonyalar içilmiş.😅 Eve girmeden bir iki lazım şey almak için markete girdiğimde orada da giriş kapısına kadar sıra vardı. “N'olur ya?” dedim. İnsanların böyle “hızlı” ve “düşüncesiz” tepki vermesine gerçekten şaşırdım.

 Hızlı diyorum çünkü bu market talan etme olayı olduğunda açıklanan vaka sayısı yalnızca 1 (bir) idi. Üzücü kısmı ise insanların birbirini düşünmemesi. İnsan önce kendi ihtiyacına göre davranmalı. İki sabun lazımsa neden gidip 10 sabun alırsın ki?! Bu örneği gördüğüm için yazıyorum. Hatta bir çoğunu siz de görmüşsünüzdür belki. Bu durumu düşünürken bir diğer yandan stres seviyem doruğa ulaşıyordu. Eve girer girmez duş aldım sonrasında Twitter’da yazılanlara odaklandım. Stresim artık somut bir hal almıştı. Pazar gününe kadar toplamda iki kere dışarı çıktım. Birinde Adanalımla araba ile turladık bir diğerinde maske almaya eczaneye gittim. Tabii bu süre içerisinde iki de bir kolonya sıktım. Adanalım ile dışarı çıktığım gün içtiğim soğuk kola ve çarpan soğuk hava ile bir gün sonrasında gribe merhaba diyeceğimi bilmiyordum😅

 Okulların tatil edildiği an “Aha da durum ciddi!” dediğim andı. Bizim okul başta iki hafta tatil demişti fakat sonrasında tüm okullar için üç hafta dendi. Pazar günü "Olasılık ve İstatistik"" vizem hala iptal edilmemişti. Anacım ve babacımla konuştuktan sonra Hatay’a direkt bilet kestim. Kız kardeşim hala olayın ciddiyetinde değildi😕 Sanırım Hatay’a en son uğrayacak diye düşünüyordu.

 Havalimanı beni germişti. Herkes maskeli, eldivenli ve kolonyalı. Herkes virüs hakkında konuşuyordu, herkes hapşıran veya öksüren birini gördü mü vebalıymış gibi bakıyordu; daha doğrusu koronalı gibi😰 Uçağa binmeden maske ve eldivenliydim sonrasında sadece maskeli kaldım. Bir süre boyunca doğru dürüst nefes alamadım 😅

  Hatay’a gripli şekille iniş yaptım. İlk dört gün ilaç kullanmadan çay ve meyve ile iyileşeceğime inandım fakat olmadı. İlaç kullanmak istemiyordum. Ayrıca dört günün içerisinde durmadan ateşimi ölçtüm durdum🙌

 Dediğim gibi şuan 11. günündeyim ve yeni iyileştim. Kız kardeşim ve kuzenim ile kutu-kart oyunları oynamakla, kitap okuyarak ve bir şeyler izleyerek geçiyor günler. Bu sürede yazmak aklına gelmedi mi Nidal diye soracak olursanız, tabii ki de geldi fakat ne hakkında yazacağımı bilemedim. Zaten YouTube’da veya internette “İzleyecebileceğiniz.. Okuyabileceğiniz.. Bilmem Neler” başlıklı milyonlarca video, yazı bulabilirsiniz şuan. Ben de bu karantina sürecimde fark ettiğim bir iki durumu yazmak istedim. 

Bu fotoğraf aylar önce Fındıklı Starbucks'da Eczacım tarafından çekildi.
 Bu süresiz evde kalma halinin hem artıları hem de eksileri var. Öncelikle tüm dostlarınızı özlüyorsunuz. Eski Ekonomik Danışmanımı, Adanalımı, Formatçımı ve şu an sayamadığım diğer dostlarımı... Ama en çok, bunu az önce saydığım kişilere “pardon canlarım” diyerek söyleyeceğim, İstanbul’u daha çok özledim. Her gün videolarımıza ve çekildiğimiz fotoğraflarımıza bakıyorum🙇

 Herkes kendi memleketine dönmüş, stresli ve sıkılmış bir halde bekleme sürecinde. Artı olarak dünkü YÖK açıklaması bende boyun büküklüğüne sebep oldu. Bahar döneminin online şekilde olması. Bu şaka mı?! Benim Hatay Karantinamın sabır sınırı nisanın ortasına kadardır yoksa gerçekten çıldırırım. (Ali nazik yiyememek. kalbim çıt.)

 Durum böyle olunca uzak mesafe ve uzun zaman ilişkisi yaşıyor gibi hissediyorum. Bir an “her gün yazışıyoruzdur tamam da ya bu görüşememe süresinin uzaması aramızdaki bağı ne kadar etkiler?” diye düşündüm. Komik bir düşünce olduğu kafama sonradan dank etti. Böyle bir durumda böyle düşünmek gerçekten komik. Fakat şöyle bir şey var ki insan sevdikleri ile geçirdiği her anın tadını doya doya çıkarmalı. Formatçım ile gezmelerimizi, Eczacım ile Starbucks sohbetlerini, Adanalımla buluşmalarımızı o kadar çok özlüyorum ki.. Bir haftamın içinde olan kişiler olmayınca ve program birden kesilince , hele ki arada zaman ve mesafe varsa, insan şaşkaloza dönüyor. İlk günler tatil havasında geçiyor, hasta olduğum için tatil havasını iyileştikten sonra hissettim, fakat sonrasında yapılan şeyler monotonlaşıyor. Uyan, kahvaltı yap, spor yap, kitap oku, film izle… Bunları yazdıktan sonra evde kalmanın iyi taraflarını unuttum😅

 Monoton moda girdiğiniz anda size önerim normal bir haftanız içerisinde zaman ayıramadığınız, ertelediğiniz işleri yapın veya yapmak istediklerinizi bu süreçte tamamlayın. Uzun süredir başlamak istediğiniz kitaba başlamak, evde yapılabilecek işleri halletmek veya kafanızda dönüp duran konulara kafa yormak gibi. Bunların yanı sıra üretme veya sizi keyifle uğraştıracak işlere de girişebilirsiniz. Mesela blog açarak siz de düşüncelerinizi insanlarla paylaşabilirsiniz veya ücretsiz online eğitimlere bakınabilirsiniz. Eğitim dediğim sadece ders anlamında değil tabii ki😂 Böylelikle bu boş zamanı en iyi şekilde değerlendirmiş olursunuz. 


 Diliyorum şu salgın hızlıca ve fazla can kaybı olmadan biter. Ellerinizi yıkamayı ve kolonya sürmeyi unutmayın! Bir sonra ki limon kolonyalı yazı da görüşmek üzere 🙏

GÜZELLİK Mİ ÇİRKİNLİK Mİ HAVUZ BAŞINDA HEYKELLİK Mİ?

12 Oca 2020

 Kapalı bir İstanbul sabahından herkese merhaba! Bu yazıyı günün herhangi bir zamanında okuyor olabilirsiniz bu nedenle günaydın, iyi öğlenler ve iyi akşamlar!


  Finallerin bitmesiyle,bütler gelmeden kendime birkaç günlüğüne tatil verdim. Hazır zaman varken bir yazıyı daha tamamlayabilirim diye düşündüm. Belki başlıktan yazacağım konuya dair kopyayı almışsınızdır. Bilemiyorum. Bayburtlu Tıpçı ile aylardır süregelen bir tartışma sonrası bu konu her şekilde bir yerden çıkıp durdu, bende düşünmeden edemedim. İlişkilerde (bu sadece duygusal değil arkadaşlık ilişkilerinde de düşünebilirsiniz) tiplere ne kadar önem veriyoruz, neden?
 Bayburtlu ile tartışmamız şundan dolayıydı, kendisi minimum boyu 1.80 olan insanlarla görüşmek istediğini, diğerlerini ‘unattractive’ bulduğunu söyledi. Kızmamın nedeni 1.80 ve üst limitinde olmamam değil, insanları bu şekilde kategorize etmesiydi. Fakat bir yandan şunu da düşündüm. Bütün insanlar isteklerini kategorize ediyor zaten.
“Ben esmer severim.” “Hayır fazla sarı.” “Gözlük takmasın.” “Kesinlikle gözlüklü olsun”
 Bahsettiğim kategorizeleştirmeyi ben de yapmışımdır fakat düşündükten sonra çok saçma ve garip gelmeye başladı. Aslında olay tamamıyla tipte bitmiyor. Bana “ama Nidalcım, göz var izam var yani..” demeyin hiç. Gördüğümüz “düzgün” tipler ağzını bir açıyor ve şaşakalıyorum, ya da beklenmedik bir hareketi ile yanından kaçıp uzaklaşasınız geliyor.
 Sonrasında bu durumu arkadaşlık ilişkileri üzerinden düşününce doğruya çıkan bir yol buldum. Arkadaşlıklarımızda hiçbirimiz tip ayrıştırması yapmıyordur diye düşünüyorum (bir an aklıma yapan gruplar geldi) Arkadaşlıkları aradaki bağ ve iletişim kuvvetlendiriyor. 
 Ne kadar göbeği, boyu ya da esmerliği olursa olsun her şey karşımızdaki insan ile olan iletişimimizde bitiyor. İletişim, günümüz sorunlarından kesinlikle bir tanesi😕 
 Farklı bir yerden de bağlamak istiyorum konuyu. Mesela ODTÜ'de hatta Ankara'nın genelinde insanlar birbirlerine 'hocam' diye sesleniyor. Ufak bir araştırma sonucu bu hocamın hikayesini öğrendim. Her insanın birbirine katacağı bir şey vardır düşüncesiyle söyleniyor ve bayağı mantıklı. Biraz geç farkına varmış olsam da insan ilişkilerinde de bu düşünce geçerli. Her insanın birbirine katacağı bir şey vardır.
 Yakışıklılık ve güzellik fani şeyler, takılmayın bunlara güzel arkadaşlarım 😅

Gel gelelim fotoğraftaki menüye. Bu yazıyı yazmamdan aylar öncesi. Beşiktaş Joker No.19'un menüsü. Öncesinde var mıydı bilmiyorum fakat bu gidişimden kokteyllerinin bolluğunu yeni fark ettim. Giderseniz 'Diamond' kokteylini kesinlikle deneyin. İki kadeh yeter ve sonrası 'Merhaba İstanbul!'

 Bir sonraki yazıda görüşürüz!✌

WESTEND MAHALLESİ

7 Oca 2020

 Herkese iyi haftalar, iyi günler! Üç ay sonra sonunda tiyatronun yolunu tuttum. Aylardır biletini kovaladığım ve oyuncularından dolayı daha bir merak ettiğim oyun Westend-Batının Sonu’na gidebildim. Westend benim için yılın ilk tiyatro oyunu oldu bu arada. Hatırladığım kadarıyla en son Duru Tiyatrosu’nda Emre Kınay ve Evrim Alasya’nın İki Bekar oyununa gitmiştim. Blog içerisinde o oyunla ilgili bir şey yazmadım, neden yazmadım bilmiyorum.


 Westend’in için on üzerinden kaç verirsin  diye sorarsanız sekiz derdim.

 İki perde olan oyun DasDas’da oynanıyor. En son Dasdas’da Josep K.’yı izlemiştim fakat gittiğim zaman yeri farklıydı. Şuanda Metropol İstanbul yanına taşınmış. Benim için bayağı bir mesafeydi 😅 Biliyorsunuz ki DasDas biletlerini Biletix üzerinden satıyor ve ben Biletix’in otomatik seçimlerine bayılıyorum(!) 6 Ocak biletleri satışa sunulur sunulmaz en düzgün koltuğu bulabilmek için sayfayı kaç kere yeniledim bilmiyorum.

 Hikayemiz Westend adlı bir mahallede geçiyor. İki yıllık evli bir çiftin hikayesi ile başlayıp insan ilişkileri, sosyal hayat ve günümüz problemlerine gönderme yaparak ilerliyor.

İnternetteki yorumlara baktığımda insanların yüksek bir beklenti ile gittiğini fark ettim. Şöyle söyleyeyim, ben çok büyük bir beklentiyle gitmedim fakat istediğim keyfi aldım. Oyun bir yandan gönderme yaparken bir yandan da eğlendiriyordu.
 Benim için ilk perde bayağı keyifliydi. Karakterleri ve olayları anlamak güzeldi. Eğlence ve hikaye konusunda ikinci perde birinci perdeye göre bir tık alttaydı. İkinci perdede her şey çok hızlı ilerleyip bağlanmıştı. Oyunculara gelecek olursak hiçbirine sözüm yok. Karakterlerinin hikayelerini ve duygularını çok iyi şekilde anlattıklarına inanıyorum.


 Ve şunun farkına vardım, Mert Fırat’ın şuana kadar izlediğim oyunlarındaki karakterleri trajikomik bir hal içerisinde. Josep K. ve Bütün Çılgınlar Sever Beni oyunundaki gibi bu oyunda da aşırı eğlenceli ve bir o kadar değişik bir karakteri canlandırmıştı. Güzeller güzeli Tülin Özen'in sahnede izlediğim ilk oyunu oldu ve beklediğimden de iyiydi. Ufak Tefek Cinayetler’de nasıl dolu dolu oynamışsa Westend’de de öyleydi. Mert Fırat ve Tülin Özen’in dışında Naz Çağla Irmak ve Gün Koper’de oyunun farklı hikayelere sahip karakterleriydi. Hele ki oyun içerisinde Gün Koper’in yaptığı konuşma ‘vay be’ dediğim kısımdı.  
 Oyundan aklımda kalan iki cümle var, bunlar bayağı güzel göndermesi olan ve gerçeği yansıtan cümleler.

“İnsanlar her sabah aynaya baktıklarında depresyona giriyor.”
“Ülkeyi bir poşete koyup üzerine fiyat etiketi yapıştırmalı.”
Oyundaki şarkılardan birini bayağı sevdim onu da aşağıya koyuyorum! 🙇🏻‍♂️

Daha çok bahsetmek isterdim fakat meraklanıp izlemenizi daha çok istiyorum. Bunun dışında DasDas’da merak ettiğim oyunlardan birisi de Vahşet Tanrısı. Dilerim ona da en kısa sürede bilet bulabilirim.
Oyun ile ilgili bilgiler ve biletler için Tiyatrolar ya da DasDas'ın sitesinden ulaşabilirsiniz.

Özeleştiri ve Cheesecake

17 Kas 2019

 Herkese merhabaaa! Öncelikle iyi haftalar, iyi günler ve iyi saatler herkese ✌ 
 İkinci vizeler başlamadan Hatay’a gidip gelmiş, evi toparlamış, ikinci vizeleri atlatmış ve yazımı bitirmek için masaya kurulmuş durumdayım (#şükür)
 Uzun bir süre içerisinde yazıp sildiğim, tekrar tekrar düzelttiğim bu yazıda bahsetmek istediğim konu özeleştiri, yargılama ve karşılaştırma. Yazmaya başladığım zaman yazı sadece özeleştiriyi içeriyordu fakat bir süre sonra dallanıp budaklandı, yargılama ve karşılaştırma konularına da bulaşmış oldu. 100 kişiye sorduk ve en popüler cevabı arıyoruz; Özeleştiriyi ne sıklıkla yapıyorsunuz? Yargılama seviyeniz ne kadar veya nasıl? Peki ya insanlarla kendinizi karşılaştırıyor veya yarıştırıyor musunuz?


 Tekrardan, sanıyorum ki bu üçleme (özeleştiri-yargı-karşılaştırma) temel rutinlerimizden birisi. Gün içerisinde veya bir haftanın sonunda düşüncelerimiz dönme dolap gibi dönedururken bu rutinimizi yapıyoruz.
“Evet benim eksiğim burada.” “Bunu böyle yapmalıydım.” “Böyle söyleseydim, söylemeseydim..” “İyi ki bu yolla yapmışım”
 Eczacıma göre insanı geliştiren bir şey, ki bu dediğine tamamıyla katılıyorum.
 Hele ki hatalarımızın veya yapmamız gerekenlerin farkına varıyorsak bu kendimiz için çok büyük bir artı. Böylece kendimizi toparlayıp geliştirebilir ve kendimize inanabiliriz.
 Tabii bir de madalyonun öteki yüzü var. Aşırıya kaçmak. Özeleştirinin dengesinden şaştığımızda bu durum insanları yargılamaya, insanlarla kendimizi karşılaştırmaya doğru bir yokuşa çıkarıyor ve sonrasında modumuzu düşürüyor, özgüvenimizi kaybettiriyor ve belki de pes etmemize sebep oluyor. Eski Ekonomik Danışmanım bugün çok güzel bir şey söyledi “Her zaman, bir konuda senden iyisi vardır. Sen de başkasına göre başka bir konuda ona göre iyisindir.” Kesinlikle doğru. Bunu düşünüp yargılamaları ve karşılaştırmaları kafamızdan silip elimizden gelenin en iyisini yapmaya bakmalıyız.
 Bu özeleştiri konusundan sonra İstanbul havasının değişik olduğu bugünlerde size önerim güzel bir Arnavutköy turu yapmak. Bunu her defasında söylüyorum ama Arnavutköy keşfedilesi bir yer. Her sokak arası ayrı bir güzel. Yazı içerisindeki fotoğraf haftalar önce çekildi. Arnavutköy konusunu açmamın sebebi arkamda duruyor 🙆🏻‍♂️ Melina Kantina’nın tarif edilemez Deb’s Cheseecake’i diyorum ve susuyorum. Gelişigüzel keşfettim ve birkaç gün sonra Formatçı arkadaşım ile gittik. Arnavutköy’ün ortasında çeşit çeşit yemeğin, tatlının ve el yapımı kokteyllerin ve çayların olduğu keyifli bir mekan.






Bu gönderiyi Instagram'da gör

MELINA KANTINA (@melinakantina)'in paylaştığı bir gönderi ()
Dilerim güzel bir hafta geçirirsiniz, bir sonraki yazı da görüşmek üzere💬


Hayat Üniversitesi 101

9 Kas 2019


 Herkese merhaba, güzel haftalar, güzel günler ve güzel saatler. Vizelerin bir kısmını atlattığıma göre bir dosya daha açıp bir iki şey yazayım diyerekten bu yazıya başladım. Paylaşmak, anlatmak ve hakkında konuşmak  istediğim o kadar çok konu var ki.. ‘Bu sefer bunu paylaşmayacak mıydın, neden bunu yazdın” gibisinden söyleyenlerde oluyor. Gün geliyor bir şey yaşıyorum ya da hatırlıyorum, onu yazmaya başlıyorum sonra o konu ile ilgili çevre görüşü alıyorum, araştırıyorum derken başka konulara sapıyorum ve böylelikle bin bir tane döngü oluşturuyorum (bir alkış) 
 Tamamlayıp paylaşacağım bir yazı listesi var, üniversitedeki insan tiplemelerinden, özeleştireye kadar bir türlü tamamlamadığım yazılar.. Sorumsuzluk ya da üşengeçlik diyebilirsiniz ama göreceksiniz ki o yazılar yayınlanacak 😉

Circuit Theory vizesi sonrası Kalamış turu

 Geçen hafta sonu üst üste yaşadığım iki durum, durum yerine şok kelimesini de kullanabiliriz, bir süredir kendime söylediğim ama hayatıma geçiremediğim duruma bir adım daha yaklaştırdı beni. (Şuanda, hayatımızda, yanımızda olması gereken insanlar yanımızdadır ve gerisi için yapacağımız bir şey yoktur.)
 Bazı insanların her zaman yanınızda olacağını düşünürsünüz, ben de öyle düşünüyordum ama öyle değilmiş. Hayatın olduğu gibi hayatımızda ki insanlarında bir SKT’si var (esprili bir şekilde söylüyorum bunu) “Her daim hep bir aradayız.” ya da ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” durumları pek sık rastlanan bir şey değil.

 “SKT’de nereden çıktı Nidal?” diye sorarsanız, konuşma anında Formatçı arkadaşım okuduğu bir şeyden alıntı yaparak şunu söyledi “Hayatınıza girip çıkan insanlara üzülmeyin kimse sonsuza dek yanınızda olamaz. Onun sizin yolculuğunuzdaki süresi o kadardır.”
 Tamamıyla doğru bir cümle. Cümleyi sadece insanlara uyarlamanız gerekmez. Her konu ve durum için geçerlidir. Bu nedenle zaman ve hayat benim için şaşırtıcı bir olgudur. Bir saniye sonrasını bilmeden yaşamak heyecanlıdır. Hislerimiz değişir, yeni fikirler ortaya koyar yeni insanlarla tanışırız.. Küseriz, barışırız, zirvede hissederiz veya birden modumuz dibi görür.

 Her şey değişiyor ve geçiyor arkadaşlar, bunu unutmayın. Mevsimler değişiyor, günler bitiyor, yaşadığımız kötü şeyler geçip gidiyor, iyi olaylar anı olarak kalıyor bizimle. Bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de bitiyor, emin olabilirsiniz. Bir yandan bitmesini istemediğimiz şeylerde var tabii.. 
 Benim de ikilemde kalıp bitmeyeceğini düşündüğüm zamanlar olmuyor değil maalesef. Böyle anlarda yukarıdakileri tekrarlıyorum kendime.

 Ha birde, çekim yasası konusu ile alakalı kesin bir yazı yazacağım buraya, herkesin başının etini yiyorum bu konuyla, buraya koymazsam olmaz 😅

  Bir sonra ki yazı da görüşürüz o zaman 💬

Tek Kelime Güçlü Bir Özne: KADIN

24 Eki 2019


  Herkese iyi haftalar, iyi günler! Nabersiniz? Geçen gün anlık olarak adımı yazdırdığım bir etkinliğe katıldım. Katılma sebebim öncelikle Beren Saat idi bir diğeri ise etkinlik konusunu blog içeresinde de yer almasını istemem. Yazının başlığından da anladınız bence.

  Bildiğiniz gibi Ekim-Kasım arası İstanbul’da film, tiyatro festivalleri başlar. Çeşit çeşit filmler oyunlar farklı yer ve sahnelerde gösterime girer. Bu senede bunlardan birine katılamadım maalesef. filmEkimi filmlerini bir göz gezdirdim fakat beni çeken bir film olmadı. Sadece mail ile gelen bir etkinlik dikkatimi çekti geçenlerde “Sinema-TV’de Kadın: Seyirlik Nesneden Etkin Bir Özne Olmaya Giden Yol” başlıklı bir etkinlik.Etkinlik Boğaziçi Film Festivalince düzenleniyordu.  Katılımcılar Hilal Saral, Ece Yörenç ve Beren Saat. Beren Saat benim can damarımdır diyebilirim. İsmini okur okumaz etkinliğe adımı yazdırdım.


 Beren Saat’i sadece güzelliğinden değil, düşünce tarzından dolayı da seviyorum. Benim açımdan insanlara bir şey katmayacak işler yapmıyor.

 Etkinlik Feriye Cafe’nin içerisinde yer alan bir sahnede Gülay Afşar’ın moderatörlüğünde gerçekleşti. Diledim ki sohbet biraz daha uzun sürseydi. Mükemmel üçlü yaptıkları işlerden yola çıkarak dizilerdeki/filmlerdeki kadınlar hakkında konuştular. Etkinlik içerisinde soru cevap kısmında beni üzen kısım -sanırım bir kişi dışında- kimse etkinlik başlığı hakkında bir soru sormadı. Konu hep Aşk-ı Memnu’ya kaydı. Tamam, evet, ben de Aşk-ı Memnu’yu ve Beren Saat’i seviyorum ama o günkü konu Kadınlar üzerine idi.

 Etkinlik bittikten sonra sorumun yanıtını bir konuşmacıdan alabildim. Hilal Saral. Merak ettiğim şuydu, belki sizlerde fark etmişsinizdir son iki senedir dizilerde kadına şiddet çok normalmiş gibi arttı ve çok normal şekilde insanlarımız izliyor. Sizin görüşünüz nedir diye sordum? Tek kelime ile ‘Onaylamıyorum’ dedi. Bu sorunun cevabını uzun uzun, Beren Saat ve Ece Yörenç’den de almak isterdim.

 Program sonunda 50|50|2020 sertifikası imzalandı. Sinema (sadece sinema olamayabilir)  sektöründe cinsiyet eşitliğini destekleyen bir kuruluş. Detaylıca: http://collectif5050.com/


 Nasıl bu kadar normal karşılanabiliyor onu düşünüyorum. Geçen sene Hatay’a gittiğim bir vakit televizyonda kanaldan kanala atlarken karşılaştığım bir sahne ile gerçekten şok oldum. O dizi yazan senariste karşı susuyorum, peki ya bunu yayınlayan kanal? Onay sürecinden nasıl geçmiş bu senaryolar?
 Maalesef ki gün içerisinde binlerce kadın şiddet taciz gibi durumlar altında kalıyor. Düşününce, bazılarımız ben ne yapabilirim ki diyor, bazılarımız hikayelerinde paylaşıyor, 24 saat sonra siliniyor her şey… Sosyal medyada dolanan yardım çığlıkları..

 Sinirlenerek bitiriyorum yazıyı.. Kendinize iyi bakın, iyi haftalar!

© MÜHENDİSİN BLOGU. Design by FCD.