Slider

ŞIMART BENİ İSTANBUL!

25 Eki 2020

  Bir önceki yazımı yayınlamadan birkaç gün öncesi modum bayağı düşüktü. Sebebi İstanbul'a bir türlü gidemememdi. Gitmek istedikçe bir şeyler karşıma çıkıyordu (bkz. ehliyet) ve gitme tarihim ileri atılıyordu. Bu durum bir süre sonra canımı sıkmaya başladı. O birkaç gün evden dışarı çıkmadım, bir şey yapmadım. Eczacımın dediği gibi müebbet yemiş gibiydim. İstanbul'a gidemiyorum diye birkaç yakın arkadaşıma yakınmaya başladım. Daha önce yazılarımdan bahsettiğim arkadaşım, Ahvet, bu konu için şımarıklık yaptığımı söyledi. Nedense bu söylediğini düşünmeye başladım. İstanbul için şımarmak aşırı bir tepki miydi? Buna cevabım kesinlikle hayır olacak.
  

İstanbul'a ilk gelişim. Yer: Beşiktaş Çarşı Önü 
 Yazılarımın çoğunda İstanbul’a olan aşkımı dile getiririm. Evet, bunu kabul ediyorum, ben bir şehre aşığım. Üniversiteye hazırlandığım zaman içerisinde  İstanbul’u istiyor musun diye sorsanız cevabım büyük bir hayır olurdu. Nedenini de tam açıklayamazdım aslında. Kendimce üniversiteyi Ankara’da okumalıydım. Küçük, sakin ve tamamıyla öğrenci memleketi olarak gördüğüm Ankara’da. Sanırım İstanbul’u pek bilmediğimden ve içten içe İstanbul’u kıskanmamdan kaynaklıydı bu durum. Evet, aşık olmadan önce onu tamamıyla kıskanıyordum çünkü her şeye sahipti.
 
 Her şeye sahipti diyorum ama o zamanlar duyduğum ve gördüğüm kadardı benim için. Ünlüleri Bebek’te yakalamak, Nişantaşı’nda bulunan butikler, Moda Sahili’nde eğlenen keyifli kalabalık, Ortaköy’ün kumpiri.. Bütün konserler, tiyatrolar ve sayamayacağım kadar sosyal etkinliğin merkezi olması ve Hatay’da olmayan belki de hiç olmayacak sosyallik buradaydı. Benim aradığım fakat öncesinde kıskandığım şeyler bunlardı. 

  İstanbul’un bir büyüsü var evet fakat o büyüyü görmek için sanırım İstanbul’u sevmek gerekiyor. İstanbul’da yaşayanlar ikiye ayrılıyor. İstanbul’u sevenler ve sevmeyenler. Sevmeyen kısım kendini illa ki belli ediyor. Trafik ve kalabalık şikayetleriyle başlıyor bu liste. Trafiğini özlemedim diyemem ben. Evimden Beşiktaş’a giden güzergahı bayağı bir özledim hatta. İstanbul kalabalık ve yoğun, evet, herkes bir yere yetişmeye, ulaşmaya çalışıyor. Ya bu tempoya ayak uyduruyorsunuz ya da öfleyip pöflüyorsunuz. Hazırlıktayken kaldığım öğrenci yurdu tam Ihlamurdere Caddesi’nde idi ve her gece gürültüye sövüyordum. Kalabalık, taksi kornası (yankılanan seslerine hala alışmadım) ve birbirine karışan cafe müzikleri. Bu durum beni İstanbul hazırlığına koydu sanırım. 

 İstanbul’a ilk gelişimi değil ama yıllar sonra ilk gelişimi çok iyi hatırlıyorum. Bu bloğu açmadan aylar öncesi. Ağırlık sınırını açmış, yaka değiştirmesi gereken bir valiz ve ben. Beşiktaş Çarşı’nın başından sonuna taşınan valiz en nihayetinde 180x60'lık yurt dolabıma boşaltılınca artık şehri keşfetmeye başlayabilirdim. 
 
 Size o heyecanımı anlatamam sanırım. Hazırlıktaki rahatlık ve boş vakitle her ana bir plan ya da keşfedilecek bir mekan koyuyordum. Hala da böyle.  Kendimden beklemediğim bir performanstı. Normalde evcimen biriyim ama İstanbul gibi bir metropoldeyken neyin nerede ve ne zaman olmasını kesinlikle bilmeliydim💪 İyi ki hazırlık okumuşum diyorum çünkü İstanbul'u keşfetmek için gerçekten zaman gerekiyor. Biraz da kaybolmak. Başta bahsettiğim semtleri nasıl öğreneceğim mevzusu gezerek ve kaybolarak çözüldü. Sonrasında birisinin neresi nerede sorusuna cevap verebilmek gerçekten mutlu hissettiriyordu. İstanbul ile aramda bir şeyler iyi gidiyordu belli ki. Tamam o kadar iddialı konuşmayacağım, Anadolu Yakası'nı pek bildiğim söylenemez😅   
 
 Anadolu Yakası.. Yaka atışmasına tek kelimeyle bayılıyorum. Çevremin oyu Anadolu’ya olsa da ben hala ve her zaman Avrupa tarafında olacağım. Ha tabii ki Anadolu’nun şanslı olduğu iki durum var ve bunu arkadaşlarıma da söylüyorum. İlki, neredeyse bütün tiyatro salonları orada. Yaka değiştirmeyi sevmeyen biri olarak söylüyorum bu konuda aşırı şanslılar. İkinci durum, Avrupa Yakası manzarasına sahipler. Galata’dan Dolmabahçe’ye oradan Ortaköy, Bebek ve Sarıyer! Tam karşınızda😏 (Büyük konuşmamaya çalışıyorum)
 
 Yazıya başladığımda Hatay dozumun son raddelerine geliyordum. Art arda gelen ehliyet talihsizliğimden bahsetmeyeceğim korkmayın. Sadece şunu bilin hala bir ehliyetim yok. İstanbul’u daha fazla ertelemeyip sonunda geldim. Şişli’deyim. Burada eve kapanmak pek hoş değil aslında. Geldiğim hafta birkaç kez çıktım fakat vaka artışlarının patlak vermesi daha bir tedirgin etti ve birkaç gündür evdeyim. Plan yapıp dışarı çıkmayı istiyorum fakat bir o kadar da geri adım duruyorum. Açık alan yeri var mı varsa gidebilirim diyorum. Sonrasında eve gelince “Virüs kaptım mı?” soruları başlıyor 😥 Düşününce, her dışarı çıkışımız kuluçka süresini sıfırlıyor. "Hangi dışarı çıkışta kaptım acaba?"ya dönmesini istemem.  
  

Boden Cafe, Moda 
 
  İstanbul'un zorlayıcı tarafında sevdiğim kısım ise yabancı olmak. Siz de benim gibi dışarıdan geldiyseniz burada ilk bakışta her şey zor geliyor. Yapılacak işleri bir nevi tek başımıza hallediyoruz. Hatay'da alışıla geldik bir durum değil. Kendim için söylediğim “Hataylı olmayan tek Hataylı” deyimini de bu yüzden kullanıyorum. Diğer şehirleri bilmem ama bizim Hatay’da, hele hele Yeşilpınar’da, aile-akrabalık kavramı önemlidir. Bu yüzden Hatay sınırlarındayken sohbetin üçüncü kısmı genellikle kimlerdensin olur. Anlayacağınız illa ki bir yerden tanıdık çıkar. İstanbul’da bunun olmamasını seviyorum. Fazla rahatlık ve kolaylık. Evet, rahatlığı severim ama bu şekliyle değil. İstanbul’da farklı şehirlerden gelen dolu insan var. Her birinin düşüncesi, sohbeti ve İstanbul mücadelesi farklı. Bu iletişimi seviyorum ben. Bir yandan bu iletişimin insana özgüven ve bakış açısı kattığını düşünüyorum. Hatay’daki gibi bir tanıdık arayışına girmiyorum 😅
 
 İstanbul mücadelesi, aynen, yukarıda da yazdığım gibi İstanbul’da hepimiz bir yere veya bir duruma yetişmesi gerekiyor. Dışarıdan bakıldığında İstanbul insanının soğuk ve umursamaz olduğu düşünülüyor ama öyle değil. Herkes burada kendi derdinin çözümünde, başka birisini düşünmek için ayrı bir zaman dilimi gerekiyor.
 
 İstanbul insana planlı olmasını da öğretiyor. Ulaşım sayesinde. Ne kadar çok ulaşım hattı olsa da bir seferi kaçırmanız gününüzü 25 saat yapabiliyor. Ben hala öğrenme aşamasındayım. Buradan tüm beklettiğim arkadaşlarıma özürlerimi sunuyorum. Size önerim, toplu taşıma kullanacaksanız ne yapın edin buluşacağınız saatten tam bir saat önce evden çıkmış olun 🙌


Boden Cafe, Moda 

 Canım okuyucularım bu yazımı şimdilik böyle bitiriyorum. Belki bu başlığın bir ikinci bölümünü yazarım. İstanbul’u 800 kelimeye sığdıramam bu ona büyük saygısızlık ve haksızlık olur. Hepinize sağlık diliyorum, maskenizi ve kolonyanızı unutmayın! En kısa sürede tekrardan görüşmek üzere!💬

 

 

 

 

Yardım Çağrısı: Ev Modu

23 Ağu 2020

 Yine yapacağımı yaptım ve bloğumu bir çorak arazi gibi bıraktım. Herkese tekrar tekrar merhaba! Daha kaç sefer söz verip tutmayacağım bilmiyorum. Bu sadece blog yazısı için değil şu aralar günlük hayattaki durumlar için de aynı. Son yazımdan bu yana beş ay geçti. Kesinlikle haklısınız, böyle bir sürede ve boşlukta sayısız yazı yazıp paylaşabilirdim ama yapmadım😅 Karalamalarım oldu, paylaşmayı  planladığım yazılar oldu fakat ne yazdıklarım içime sindi ne de ev modundayken bir şeyler paylaşmak istedim. Bu ev modu hayal ettiğim gibi olmadı. Dersleri, zamanı, ilişkilerimi en çok da kendimi bir düzene sokabileceğimi düşünmüştüm. 

  Haziran’ın sonuna kadar dersler söz konusuydu fakat bu konu benim için hiç de verimli geçmedi. Aynı durum çoğumuz için geçerli düşüncesindeyim. Dersleri kolayca halledeceğim bir dönemdi aslında ama evin büyüsüne kapılıp “zaten bu dersler kaydediliyor, sınavlardan bir hafta önce izler rahatlarım” düşüncesiyle zamanı geçirdim ve son anda surata basketbol topu yemiş gibi oldum. Bu arada atladığım bir şey var, ben hala Hatay’dayım daha doğrusu Yeşilpınar’da, biricik köyümdeyim.

Untitled  
 Aslında dönem derslerimi sorunsuz şekilde verdim. Sorun çıkaranlar önceki dönemden olan alttan derslerdi. Hangi mühendisliği okuyor veya okuyacak olursanız olun en az bir ders alttan sözünü verebilirim size. İçim en çok laboratuvar derslerine gitti. Dijital Tasarım dersinin laboratuvar tarafı benim için gerçekten keyifliydi ve tabii ki laboratuvarın notlarını yüksek tutmuş olmam sevmemin bir diğer, belki asıl sebebi😅 Bir an düşününce laboratuvarda ki kalabalığı bile özlediğimi fark ettim. Şuan için ders defterini kapatmak benim için rahatlık olsa da bir diğer yandan yeni dönemin başlaması için sabırsızım. Okul, derslerin online mı yoksa yüz yüze mi olacağına dair şuan için kesin bir bilgi paylaşmamış olsa da Ekim’de derslerin başlayacağını yazan akademik takvimini yayınladı. (Lütfen yüz yüze olsun!)

 Blog için çeşit çeşit yazı düşüncem vardı (kitap yorumu, dizi önerisi tarzı) ama az öncede söylediğim gibi doğru dürüst bir uğraş göstermedim. Yazıların giriş kısmı yazılıyordu, devamını nasıl yazacağımı ne hakkında yazacağımı bilmeme rağmen tuşlara basmak içimden gelmiyordu. Belki bunu geç fark ettim ama bu süreçte ufak bir ruhsal gerileme yaşadım. Ne başladığım diziyi bitirebiliyordum ne de kitabı. Bazı günler arkadaşlarımla yazışmak, görüşmek istemezken bazen birisiyle saatlerce konuşasım oluyordu. Bir diğer durumum ise sonu bilinmeyen bu süreci en verimli ve istediğim şekilde geçirmem gerektiğini bilmeme rağmen bir türlü  eyleme geçemememdi.

 “Eee ama Nidal sen batmış durumdasın” diyebilirsiniz ama öyle olmadı aslında. Evet, istediğim şekilde geçmedi ama düşünmek için çok iyi bir zamanlama oldu, hala da oluyor. Nisan ayının ortalarına kadar bunu fark etmedim. Yaptığım bir şeydi ama farkında değildim. Sonrasında kendimin, çevremin, geçmişimin, geleceğimin ve isteklerimin ne olduğunu düşündüğümün farkına vardım. Ne kadar anda kalmalıyız desem de kısa zamanlı bir ‘geçmiş-gelecek’ yapmak mantıklı olabiliyor ayrıca. 
 
 İstemediğim bir ilişki içerisindeydim. İstemememin sebebini geç anladığımı düşünsem de doğru zaman buymuş. Ani bir yükselişle başlayan bir ilişkiydi ve ilk ‘ciddi’ ilişkimdi açıkçası. Öncesinde kendimi ciddi bir ilişki istiyorum diye kodlasam da aslında şuan için öyle bir şey istemediğimin farkı vardım. Doğruyu yanlışı düşünerek biraz danışarak kendime ve karşımdakine dürüst olmam gerektiğini anladım.
 
 İlişkiler içerisinde ki dinamiği (veya dinamikleri) sorgulamamın da sebebi buymuş diye düşünmeye başladım, nasıl bir ilişki istediğimi bilmemem. Hala da bilmiyorum. Bu ilişkide öğrendiklerimden bir tanesi ilişkide kendini ve birbirini iyi tanımak. İsteklerimizi ve duygularımızı iyi bilmek ve açıklamak. Ben bunların hepsini bir bulamaç haline getirip önüme koydum doğrusu. Hoşça vakit geçirip keyif aldım ama gerçek değeri göstermedim. Bir yandan kendimi yalancı ve kandıran biri olarak görsem de bir yandan daha fazla uzatmadığım ve kendi gerçeğimle yüzleşmem gerektiğini fark ettiğim için mutluyum. Dürüst olmak, ilişkilerin bir diğer temel yapı taşı işte. Kendinize ve karşınızdakine dürüstlüğünüz. Dürüstlüğün yanında mutluluk da geliyor bilginize. Yaşadım ve anladım. Bu süreci tabii ki dostlarımla atlattım. Doğrumu ve yanlışımı görmemi sağladılar🙏  Bu yazının teşekkürleri onlara en çok.  
 
 Bu dönemin diğer bir  üzücü yanı da bu.  Arkadaşlardan uzak kalmak. İstanbul’da Eczacımla neredeyse haftanın her günü buluşur plan yapardık. Formatçımla her gün ders programımızı karşılaştırır ve görüşmek için zaman kollardık. Bunların eksikliğini bayağı bir hissediyorum😕 Sanırım özlemin yanında bir yerlerde birazcık unutkanlık da oldu bende. Fotoğraflara videolara  bakmasam sanki anılarımızı hatırlamayacakmışız gibi. Her şeyin üzerini toz kaplamış sanki. Her gün birbirinin aynı, zaman algısını kaybetmiş bir şekilde geçiyor. Bu duruma canım sıkılmaya başladı artık. Her geçen gün kendimi teselli ederken buluyorum. Bir gün daha bitti belki yarın İstanbuldasın gibisinden.


 İstanbul.. Bir kelimenin bana böyle büyük bir özlem hissettireceğini hiç düşünmezdim. Az önce de dediğim gibi özlemin yanında unutkanlık da var. Gittiğim gezdiğim yerleri, bindiğim otobüsleri unutur hale geliyorum. Geçen gün içimdeki o şehir enerjisinin bittiğini düşündüm ve bir an korktum. Kesinlikle ben de tozlandım. Bu süreçte Eczacım beni ne kadar bir şeyler üretmek için iteklese de üretmek konusunda pek bir istikrarlı olduğum söylenemez. Bir diğer yandan İstanbul’a döndüğüm de yapmak ve gitmek istediklerimin listesini hazırlamak komik geliyor. Bu fikrim İstanbul’daki haberlerden sonra değişmeye başladı tabii. En başından İstanbul’da kalsaydım kesinlikle kafayı yerdim. Hatay’a gelmek ile iyi ettiğimi düşünüyorum. Bir apartman dairesinde tıkılı kalmak. Korkutucu ve gerici. Ve bilmeyenleriniz için hastalık hastasıyımdır, bir şeyi çok abartabiliyorum 😊
 
 Şu anda ehliyet sınavı için hazırlıklar içerisindeyim ne kadar isteksiz olsam da halledip kurtulacağım için mutluyum. Bu etkinliğim dışında bir ara Ankara’ya gidip geldim, Eski Ekonomik Danışmanımın yanına. Birkaç girişimcilik seminerine katıldım, ee tabii ki online. Bolca kuzenler ve akrabalarla vakit geçirdim. Ve sanırım Hatay dozumu yeterince almış oldum.

 Neden yazarken önceden aklımıza koyduklarımız gelmez anlamıyorum. Aslında yazılarımın gecikmesindeki bir nedende bu. Zaman içerisinde, yazdığım yazı hakkında belki yeni bir şey öğrenir veya düşüncemi değiştirecek bir şey olur diye beklerim👀 Ve yazı gecikir..

Untitled 
 Diliyorum bu süreçte hepinizin sağlığı ve mutluluğu yerindedir. Dediğim gibi ben biraz ruhsal gerileme yaşadım fakat kendimi bulup fark ettiğimde toparlanabildim. Kendinize dikkat edin bu süreçte. Moralinizi motivasyonunuzu her daim yüksek tutmaya bakın! (Bu kısım hala ev modunda olanlara) Sevdiğim birkaç mod yükselten şarkıyı yan tarafa koyacağım ve tabii ki Eczacımın Youtube kanalına bakmayı da unutmayın! Bütün güzel enerjisi ile çeşitli maskeleri ve tavsiyeleri var, bunların yanında keyifli videoları da var!

 Formatçım Serik sınırları içerisinde kedileriyle uğraşırken (ki bu yazı yayımlanmaya yakın İstanbul’a geçti) , Eski Ekonomik Danışmanım online staj videolarının yanında Sex and the City’i izlerken, Eczacım yeni stajında koştururken ve ben, güzelim Yeşilpınarım’da günbegün İstanbul’a gidişimi beklerken hepinize bol sağlık ve motivasyon diliyorum! Her anınız, her gününüz değerli, unutmayın! 


 

BU HANGİ BLACK MİRROR BÖLÜMÜ?

27 Mar 2020

 Karantinamın 11. gününden herkese merhabaaaaa! Daha ne olmuş diyemeden Koronavirüsü Türkiye’de yayılmaya başladı ve Türkiye’yi telaşa sokmayı başardı. İlk vakanın açıklandığı gün 11 Mart Çarşamba: hatırlıyorum çünkü o gün "Devre Teorisi" vizem vardı, kütüphanedeydim. Önce çevremdeki insanlar konuşmaya başladı sonrasında meraklanıp Twitter’dan durumu araştırmaya, yazılanları okumaya koyuldum. Bir anlığına vizeyi saldım, çalışmayı bıraktım. Yazılanları okudukça korkmaya başladım.Yemekten sonra kütüphane dönüşü girdiğim ilk kozmetik mağazasından 80 derecelik kolonyamı aldım, artık savaşa hazırdım! 💪 Size şaka yapmıyorum eczaneler tamamen doluydu, her birinde kapıya kadar kuyruk vardı. Bu sırada artık korkum bitmiş gitmiş, stres moduna girmeye başlamıştım. Kütüphaneye döndükten sonra her ne olduysa herkes birden kolonyalanmış ve Koronayı konuşur hale gelmişti.

 Vizeye girdim çıktım, eve dönüş yolunda Twitter’a girme gafletinde bulundum. Bir de ne göreyim, marketler talan edilmiş, Türkiye’deki bütün kolonyalar içilmiş.😅 Eve girmeden bir iki lazım şey almak için markete girdiğimde orada da giriş kapısına kadar sıra vardı. “N'olur ya?” dedim. İnsanların böyle “hızlı” ve “düşüncesiz” tepki vermesine gerçekten şaşırdım.

 Hızlı diyorum çünkü bu market talan etme olayı olduğunda açıklanan vaka sayısı yalnızca 1 (bir) idi. Üzücü kısmı ise insanların birbirini düşünmemesi. İnsan önce kendi ihtiyacına göre davranmalı. İki sabun lazımsa neden gidip 10 sabun alırsın ki?! Bu örneği gördüğüm için yazıyorum. Hatta bir çoğunu siz de görmüşsünüzdür belki. Bu durumu düşünürken bir diğer yandan stres seviyem doruğa ulaşıyordu. Eve girer girmez duş aldım sonrasında Twitter’da yazılanlara odaklandım. Stresim artık somut bir hal almıştı. Pazar gününe kadar toplamda iki kere dışarı çıktım. Birinde Adanalımla araba ile turladık bir diğerinde maske almaya eczaneye gittim. Tabii bu süre içerisinde iki de bir kolonya sıktım. Adanalım ile dışarı çıktığım gün içtiğim soğuk kola ve çarpan soğuk hava ile bir gün sonrasında gribe merhaba diyeceğimi bilmiyordum😅

 Okulların tatil edildiği an “Aha da durum ciddi!” dediğim andı. Bizim okul başta iki hafta tatil demişti fakat sonrasında tüm okullar için üç hafta dendi. Pazar günü "Olasılık ve İstatistik"" vizem hala iptal edilmemişti. Anacım ve babacımla konuştuktan sonra Hatay’a direkt bilet kestim. Kız kardeşim hala olayın ciddiyetinde değildi😕 Sanırım Hatay’a en son uğrayacak diye düşünüyordu.

 Havalimanı beni germişti. Herkes maskeli, eldivenli ve kolonyalı. Herkes virüs hakkında konuşuyordu, herkes hapşıran veya öksüren birini gördü mü vebalıymış gibi bakıyordu; daha doğrusu koronalı gibi😰 Uçağa binmeden maske ve eldivenliydim sonrasında sadece maskeli kaldım. Bir süre boyunca doğru dürüst nefes alamadım 😅

  Hatay’a gripli şekille iniş yaptım. İlk dört gün ilaç kullanmadan çay ve meyve ile iyileşeceğime inandım fakat olmadı. İlaç kullanmak istemiyordum. Ayrıca dört günün içerisinde durmadan ateşimi ölçtüm durdum🙌

 Dediğim gibi şuan 11. günündeyim ve yeni iyileştim. Kız kardeşim ve kuzenim ile kutu-kart oyunları oynamakla, kitap okuyarak ve bir şeyler izleyerek geçiyor günler. Bu sürede yazmak aklına gelmedi mi Nidal diye soracak olursanız, tabii ki de geldi fakat ne hakkında yazacağımı bilemedim. Zaten YouTube’da veya internette “İzleyecebileceğiniz.. Okuyabileceğiniz.. Bilmem Neler” başlıklı milyonlarca video, yazı bulabilirsiniz şuan. Ben de bu karantina sürecimde fark ettiğim bir iki durumu yazmak istedim. 

Bu fotoğraf aylar önce Fındıklı Starbucks'da Eczacım tarafından çekildi.
 Bu süresiz evde kalma halinin hem artıları hem de eksileri var. Öncelikle tüm dostlarınızı özlüyorsunuz. Eski Ekonomik Danışmanımı, Adanalımı, Formatçımı ve şu an sayamadığım diğer dostlarımı... Ama en çok, bunu az önce saydığım kişilere “pardon canlarım” diyerek söyleyeceğim, İstanbul’u daha çok özledim. Her gün videolarımıza ve çekildiğimiz fotoğraflarımıza bakıyorum🙇

 Herkes kendi memleketine dönmüş, stresli ve sıkılmış bir halde bekleme sürecinde. Artı olarak dünkü YÖK açıklaması bende boyun büküklüğüne sebep oldu. Bahar döneminin online şekilde olması. Bu şaka mı?! Benim Hatay Karantinamın sabır sınırı nisanın ortasına kadardır yoksa gerçekten çıldırırım. (Ali nazik yiyememek. kalbim çıt.)

 Durum böyle olunca uzak mesafe ve uzun zaman ilişkisi yaşıyor gibi hissediyorum. Bir an “her gün yazışıyoruzdur tamam da ya bu görüşememe süresinin uzaması aramızdaki bağı ne kadar etkiler?” diye düşündüm. Komik bir düşünce olduğu kafama sonradan dank etti. Böyle bir durumda böyle düşünmek gerçekten komik. Fakat şöyle bir şey var ki insan sevdikleri ile geçirdiği her anın tadını doya doya çıkarmalı. Formatçım ile gezmelerimizi, Eczacım ile Starbucks sohbetlerini, Adanalımla buluşmalarımızı o kadar çok özlüyorum ki.. Bir haftamın içinde olan kişiler olmayınca ve program birden kesilince , hele ki arada zaman ve mesafe varsa, insan şaşkaloza dönüyor. İlk günler tatil havasında geçiyor, hasta olduğum için tatil havasını iyileştikten sonra hissettim, fakat sonrasında yapılan şeyler monotonlaşıyor. Uyan, kahvaltı yap, spor yap, kitap oku, film izle… Bunları yazdıktan sonra evde kalmanın iyi taraflarını unuttum😅

 Monoton moda girdiğiniz anda size önerim normal bir haftanız içerisinde zaman ayıramadığınız, ertelediğiniz işleri yapın veya yapmak istediklerinizi bu süreçte tamamlayın. Uzun süredir başlamak istediğiniz kitaba başlamak, evde yapılabilecek işleri halletmek veya kafanızda dönüp duran konulara kafa yormak gibi. Bunların yanı sıra üretme veya sizi keyifle uğraştıracak işlere de girişebilirsiniz. Mesela blog açarak siz de düşüncelerinizi insanlarla paylaşabilirsiniz veya ücretsiz online eğitimlere bakınabilirsiniz. Eğitim dediğim sadece ders anlamında değil tabii ki😂 Böylelikle bu boş zamanı en iyi şekilde değerlendirmiş olursunuz. 


 Diliyorum şu salgın hızlıca ve fazla can kaybı olmadan biter. Ellerinizi yıkamayı ve kolonya sürmeyi unutmayın! Bir sonra ki limon kolonyalı yazı da görüşmek üzere 🙏

GÜZELLİK Mİ ÇİRKİNLİK Mİ HAVUZ BAŞINDA HEYKELLİK Mİ?

12 Oca 2020

 Kapalı bir İstanbul sabahından herkese merhaba! Bu yazıyı günün herhangi bir zamanında okuyor olabilirsiniz bu nedenle günaydın, iyi öğlenler ve iyi akşamlar!


  Finallerin bitmesiyle,bütler gelmeden kendime birkaç günlüğüne tatil verdim. Hazır zaman varken bir yazıyı daha tamamlayabilirim diye düşündüm. Belki başlıktan yazacağım konuya dair kopyayı almışsınızdır. Bilemiyorum. Bayburtlu Tıpçı ile aylardır süregelen bir tartışma sonrası bu konu her şekilde bir yerden çıkıp durdu, bende düşünmeden edemedim. İlişkilerde (bu sadece duygusal değil arkadaşlık ilişkilerinde de düşünebilirsiniz) tiplere ne kadar önem veriyoruz, neden?
 Bayburtlu ile tartışmamız şundan dolayıydı, kendisi minimum boyu 1.80 olan insanlarla görüşmek istediğini, diğerlerini ‘unattractive’ bulduğunu söyledi. Kızmamın nedeni 1.80 ve üst limitinde olmamam değil, insanları bu şekilde kategorize etmesiydi. Fakat bir yandan şunu da düşündüm. Bütün insanlar isteklerini kategorize ediyor zaten.
“Ben esmer severim.” “Hayır fazla sarı.” “Gözlük takmasın.” “Kesinlikle gözlüklü olsun”
 Bahsettiğim kategorizeleştirmeyi ben de yapmışımdır fakat düşündükten sonra çok saçma ve garip gelmeye başladı. Aslında olay tamamıyla tipte bitmiyor. Bana “ama Nidalcım, göz var izam var yani..” demeyin hiç. Gördüğümüz “düzgün” tipler ağzını bir açıyor ve şaşakalıyorum, ya da beklenmedik bir hareketi ile yanından kaçıp uzaklaşasınız geliyor.
 Sonrasında bu durumu arkadaşlık ilişkileri üzerinden düşününce doğruya çıkan bir yol buldum. Arkadaşlıklarımızda hiçbirimiz tip ayrıştırması yapmıyordur diye düşünüyorum (bir an aklıma yapan gruplar geldi) Arkadaşlıkları aradaki bağ ve iletişim kuvvetlendiriyor. 
 Ne kadar göbeği, boyu ya da esmerliği olursa olsun her şey karşımızdaki insan ile olan iletişimimizde bitiyor. İletişim, günümüz sorunlarından kesinlikle bir tanesi😕 
 Farklı bir yerden de bağlamak istiyorum konuyu. Mesela ODTÜ'de hatta Ankara'nın genelinde insanlar birbirlerine 'hocam' diye sesleniyor. Ufak bir araştırma sonucu bu hocamın hikayesini öğrendim. Her insanın birbirine katacağı bir şey vardır düşüncesiyle söyleniyor ve bayağı mantıklı. Biraz geç farkına varmış olsam da insan ilişkilerinde de bu düşünce geçerli. Her insanın birbirine katacağı bir şey vardır.
 Yakışıklılık ve güzellik fani şeyler, takılmayın bunlara güzel arkadaşlarım 😅

Gel gelelim fotoğraftaki menüye. Bu yazıyı yazmamdan aylar öncesi. Beşiktaş Joker No.19'un menüsü. Öncesinde var mıydı bilmiyorum fakat bu gidişimden kokteyllerinin bolluğunu yeni fark ettim. Giderseniz 'Diamond' kokteylini kesinlikle deneyin. İki kadeh yeter ve sonrası 'Merhaba İstanbul!'

 Bir sonraki yazıda görüşürüz!✌

WESTEND MAHALLESİ

7 Oca 2020

 Herkese iyi haftalar, iyi günler! Üç ay sonra sonunda tiyatronun yolunu tuttum. Aylardır biletini kovaladığım ve oyuncularından dolayı daha bir merak ettiğim oyun Westend-Batının Sonu’na gidebildim. Westend benim için yılın ilk tiyatro oyunu oldu bu arada. Hatırladığım kadarıyla en son Duru Tiyatrosu’nda Emre Kınay ve Evrim Alasya’nın İki Bekar oyununa gitmiştim. Blog içerisinde o oyunla ilgili bir şey yazmadım, neden yazmadım bilmiyorum.


 Westend’in için on üzerinden kaç verirsin  diye sorarsanız sekiz derdim.

 İki perde olan oyun DasDas’da oynanıyor. En son Dasdas’da Josep K.’yı izlemiştim fakat gittiğim zaman yeri farklıydı. Şuanda Metropol İstanbul yanına taşınmış. Benim için bayağı bir mesafeydi 😅 Biliyorsunuz ki DasDas biletlerini Biletix üzerinden satıyor ve ben Biletix’in otomatik seçimlerine bayılıyorum(!) 6 Ocak biletleri satışa sunulur sunulmaz en düzgün koltuğu bulabilmek için sayfayı kaç kere yeniledim bilmiyorum.

 Hikayemiz Westend adlı bir mahallede geçiyor. İki yıllık evli bir çiftin hikayesi ile başlayıp insan ilişkileri, sosyal hayat ve günümüz problemlerine gönderme yaparak ilerliyor.

İnternetteki yorumlara baktığımda insanların yüksek bir beklenti ile gittiğini fark ettim. Şöyle söyleyeyim, ben çok büyük bir beklentiyle gitmedim fakat istediğim keyfi aldım. Oyun bir yandan gönderme yaparken bir yandan da eğlendiriyordu.
 Benim için ilk perde bayağı keyifliydi. Karakterleri ve olayları anlamak güzeldi. Eğlence ve hikaye konusunda ikinci perde birinci perdeye göre bir tık alttaydı. İkinci perdede her şey çok hızlı ilerleyip bağlanmıştı. Oyunculara gelecek olursak hiçbirine sözüm yok. Karakterlerinin hikayelerini ve duygularını çok iyi şekilde anlattıklarına inanıyorum.


 Ve şunun farkına vardım, Mert Fırat’ın şuana kadar izlediğim oyunlarındaki karakterleri trajikomik bir hal içerisinde. Josep K. ve Bütün Çılgınlar Sever Beni oyunundaki gibi bu oyunda da aşırı eğlenceli ve bir o kadar değişik bir karakteri canlandırmıştı. Güzeller güzeli Tülin Özen'in sahnede izlediğim ilk oyunu oldu ve beklediğimden de iyiydi. Ufak Tefek Cinayetler’de nasıl dolu dolu oynamışsa Westend’de de öyleydi. Mert Fırat ve Tülin Özen’in dışında Naz Çağla Irmak ve Gün Koper’de oyunun farklı hikayelere sahip karakterleriydi. Hele ki oyun içerisinde Gün Koper’in yaptığı konuşma ‘vay be’ dediğim kısımdı.  
 Oyundan aklımda kalan iki cümle var, bunlar bayağı güzel göndermesi olan ve gerçeği yansıtan cümleler.

“İnsanlar her sabah aynaya baktıklarında depresyona giriyor.”
“Ülkeyi bir poşete koyup üzerine fiyat etiketi yapıştırmalı.”
Oyundaki şarkılardan birini bayağı sevdim onu da aşağıya koyuyorum! 🙇🏻‍♂️

Daha çok bahsetmek isterdim fakat meraklanıp izlemenizi daha çok istiyorum. Bunun dışında DasDas’da merak ettiğim oyunlardan birisi de Vahşet Tanrısı. Dilerim ona da en kısa sürede bilet bulabilirim.
Oyun ile ilgili bilgiler ve biletler için Tiyatrolar ya da DasDas'ın sitesinden ulaşabilirsiniz.

Özeleştiri ve Cheesecake

17 Kas 2019

 Herkese merhabaaa! Öncelikle iyi haftalar, iyi günler ve iyi saatler herkese ✌ 
 İkinci vizeler başlamadan Hatay’a gidip gelmiş, evi toparlamış, ikinci vizeleri atlatmış ve yazımı bitirmek için masaya kurulmuş durumdayım (#şükür)
 Uzun bir süre içerisinde yazıp sildiğim, tekrar tekrar düzelttiğim bu yazıda bahsetmek istediğim konu özeleştiri, yargılama ve karşılaştırma. Yazmaya başladığım zaman yazı sadece özeleştiriyi içeriyordu fakat bir süre sonra dallanıp budaklandı, yargılama ve karşılaştırma konularına da bulaşmış oldu. 100 kişiye sorduk ve en popüler cevabı arıyoruz; Özeleştiriyi ne sıklıkla yapıyorsunuz? Yargılama seviyeniz ne kadar veya nasıl? Peki ya insanlarla kendinizi karşılaştırıyor veya yarıştırıyor musunuz?


 Tekrardan, sanıyorum ki bu üçleme (özeleştiri-yargı-karşılaştırma) temel rutinlerimizden birisi. Gün içerisinde veya bir haftanın sonunda düşüncelerimiz dönme dolap gibi dönedururken bu rutinimizi yapıyoruz.
“Evet benim eksiğim burada.” “Bunu böyle yapmalıydım.” “Böyle söyleseydim, söylemeseydim..” “İyi ki bu yolla yapmışım”
 Eczacıma göre insanı geliştiren bir şey, ki bu dediğine tamamıyla katılıyorum.
 Hele ki hatalarımızın veya yapmamız gerekenlerin farkına varıyorsak bu kendimiz için çok büyük bir artı. Böylece kendimizi toparlayıp geliştirebilir ve kendimize inanabiliriz.
 Tabii bir de madalyonun öteki yüzü var. Aşırıya kaçmak. Özeleştirinin dengesinden şaştığımızda bu durum insanları yargılamaya, insanlarla kendimizi karşılaştırmaya doğru bir yokuşa çıkarıyor ve sonrasında modumuzu düşürüyor, özgüvenimizi kaybettiriyor ve belki de pes etmemize sebep oluyor. Eski Ekonomik Danışmanım bugün çok güzel bir şey söyledi “Her zaman, bir konuda senden iyisi vardır. Sen de başkasına göre başka bir konuda ona göre iyisindir.” Kesinlikle doğru. Bunu düşünüp yargılamaları ve karşılaştırmaları kafamızdan silip elimizden gelenin en iyisini yapmaya bakmalıyız.
 Bu özeleştiri konusundan sonra İstanbul havasının değişik olduğu bugünlerde size önerim güzel bir Arnavutköy turu yapmak. Bunu her defasında söylüyorum ama Arnavutköy keşfedilesi bir yer. Her sokak arası ayrı bir güzel. Yazı içerisindeki fotoğraf haftalar önce çekildi. Arnavutköy konusunu açmamın sebebi arkamda duruyor 🙆🏻‍♂️ Melina Kantina’nın tarif edilemez Deb’s Cheseecake’i diyorum ve susuyorum. Gelişigüzel keşfettim ve birkaç gün sonra Formatçı arkadaşım ile gittik. Arnavutköy’ün ortasında çeşit çeşit yemeğin, tatlının ve el yapımı kokteyllerin ve çayların olduğu keyifli bir mekan.






Bu gönderiyi Instagram'da gör

MELINA KANTINA (@melinakantina)'in paylaştığı bir gönderi ()
Dilerim güzel bir hafta geçirirsiniz, bir sonraki yazı da görüşmek üzere💬


© MÜHENDİSİN BLOGU. Design by FCD.